Eğitim Dünyasının Haber Merkezi

YAŞAMDA ENGELLİLER

  • Köşe Yazıları
  • 10 Şubat 2016
  • YAŞAMDA ENGELLİLER için yorumlar kapalı
  • 1.348 KEZ OKUNDU
YAŞAMDA ENGELLİLER

Tarih boyunca dünyada bazı insanlar engelli doğar. Diğerleri de bir hastalık veya yaralanma, yahut yaşlanma sonucu bir tür engelli olurlar. Bu da demek oluyor ki, dünyada yaşayan herkes şu veya bu şekilde doğrudan ya da dolaylı olarak bir çeşit engellilikle karşı karşıyadır.

Engellilik, hayatın bazı noktalarında herkesin yaşamını bir şekilde etkileyecektir. Engellilik insan olma halinin bir parçasıdır.

Anlaşılmaz gibi görülen bu realite, toplum tarafından kabul gördüğü zaman hayatımızda çoğu şeyin kendiliğinden değiştiğini fark edeceğiz.
Kurum ve kuruluşların toplumda farkındalık oluşturma, entegre etme, adaptasyon gibi eğitim programları hazırlamasına ihtiyaç duyulmayacaktır.

Engelli bir birey için en önemli zorluk, toplum içerisinde kendisine “engelli bir kişi” olarak basmakalıp bir anlayışla bakılması ve o şekilde kabul edilmesidir. Sevindirici olan da, özel becerileri ve üstün yetenekleriyle sade “bir birey” olarak toplum içerisinde kabul görülmeleridir.
Dünya Engellilik Raporu’na göre, dünyada 1 milyardan fazla insan bir tür engellilik ile yaşıyor.

Diğer bir deyişle dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 15’i bir tür engellilik ile yaşamını sürdürüyor.
Pek çoğumuzun dikkatini çekmeyen bu insanlar bugün dünyanın en büyük azınlık grubunu oluşturuyor. İlave bilgi olarak şunu da açıklamakta fayda var: Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’ne kayıtlı (OECD) ülkelerin çoğunda, kadınların erkeklere göre engellilik oranı daha yüksek seviyededir.

15 yaş ve üzerinde kişiler arasında engellilik ile yaşamak durumunda olan kişi sayısını, Dünya Sağlık Araştırması 785 milyon olarak belirtirken, Küresel Hastalık Yükü çalışması, bu sayıyı yaklaşık 975 milyon olarak ifade ediyor.

Dünya Sağlık Araştırması bu kişiler arasından 110 milyon kişinin işlevlerini yerine getirme konusunda çok ciddi zorluklar yaşadığını tahmin ediyor. Küresel Sağlık Yükü çalışması, 0-14 yaş arası çocuk engelliliğinin ise, 13 milyonu ”şiddetli engellilik” olmak üzere 95 milyon seviyesinde olduğunu belirtiyor.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Sosyal Güvenlik İdaresi raporları 20 yaşındaki işçilerden % 33’ünün emeklilik yaşına gelmeden birer engelli hale geleceğini işaret etmektedir.
Dünya Sağlık Örgütü’nün açıkladığı bu veriler, 1970’lerde yüzde 10 civarındaydı. Geçen süre zarfında bu denli artışın başlıca sebepleri arasında nüfusun yaşlanması, kalp, damar ve kan dolaşımı sistemlerindeki ileri düzeydeki rahatsızlıklar, kanser, diyabet, akıl hastalıkları gibi kronik hastalıkların yaygınlaşması yer alıyor.

Bunların yanı sıra, artışın bir kısmı, ölçüm tekniklerinin gelişmesi nedeniyle tespit edilen vaka sayısının çoğalmasıyla da açıklanıyor.
Engelli sayısının artışında önemli etkenlerden bir diğeri de dünyada bitmeyen savaşlar ve terör eylemleridir. Silahlı çatışmalar, patlatılan mayınlar ve atılan bombalar nedeniyle her yıl binlerce sivil yaralanmakta, tedavilerinin sonrasında bir tür engelli kalmaktadırlar.

Devletler arasındaki silahlı çatışma, adı bir türlü konulmayan savaşlar, pek çok ülkede var olan buhranlar, toplumlardaki kargaşa ortamı ve şiddet sona ermedikçe, dünya nüfusundaki yaşlanma hız kesmedikçe, HIV/AIDS, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı gibi hastalıklara ilave olarak yeni kronik sağlık sorunları zuhur ettikçe, bu rakamın daha da artacağı beklenmektedir.

Geçmişte engelli bireylerin eğitimi
Dünyada, engelli çocukların eğitim alma olanakları, ihtiyacı karşılayacak düzeyde olmadığı gibi köklü bir geçmişe de sahip değil. Mesela engellilere yönelik de okulların olabileceği ilk olarak 18. yüzyılda Batı’da gündeme geliyor. Kilisenin, engellileri dışlamasına fikrine karşı çıkan eğitimciler, onların da diğer bireyler gibi eğitim alabilmeleri için sistemler geliştiriyor. Böylece, engelliler için eğitimin ilk adımları atılıyor. Osmanlı Devleti de bu gelişmeleri yakından takip ediyor.

1889 yılında Sultanahmet’teki Hamidiye Ticaret bünyesinde ‘Sağır ve Dilsiz Çocuklar Mektebi’ açılıyor. Sağır ve dilsiz çocuğu olan aileleri sevindiren bu okul, bizler için geçmişte engellilerin nasıl eğitimlerden geçtiğinin ve toplumda nasıl görüldüklerinin ipuçlarını vermesi bakımından hayli dikkat çekici.
Osmanlı’da ‘Bizebanlar’ adıyla anılan sağır ve dilsiz çocuklara eğitim verme fikri, Ticaret Mektebi Müdürü Grati Efendi’den çıkar. Avrupa’da sağır ve dilsizlere yönelik açılmış okullar ve onların eğitimine dair çıkan kitaplar Grati’nin dikkatini çeker. Bu duruma kayıtsız kalmayan Grati, Osmanlı’da böyle bir okul açmak için devletten izin ister.

Olumlu karşılanan bu istek neticesinde hazırlıklar tamamlanarak okulun açılacağı bilgisi gazetelere verilen ilanlarla duyurulur. Okula dair bütün yetkilere sahip olan Grati Efendi, ailelerin dikkatini çekebilmek için, ilanda çocuklara okulda nasıl bir eğitim verileceğiyle ilgili hususlara değinir. Mesela, derslere eylül ayında başlanacağı, Türkçe ve Fransızca okuma-yazma öğretileceği, hüsn-i hat, resm-i hat derslerinin olacağı, matematik ve meslekî eğitim verileceği, en çok kullanılan kelimeleri telaffuz ettirmeye yönelik konuşma derslerinin olacağı belirtilir.

Grati Efendi, derslerde kullanılacak usul hakkında bilgilendirme yapmayı da ihmal etmez. Ailelerin okul konusunda muknî olabilmeleri için derslerde takip edilecek usulün Avrupa’daki kaidelere uygun olacağı duyurulur. İlanda dikkat çeken bir başka şeyse, mektebin cins ve din farkına bakılmadan toplumun her kesimini kapsayacak olması. Öyle ki okulda, gayrimüslim ve Müslüman çocuklar bir arada eğitim alırlar. Yaşları değişen öğrenciler okula giderken zorluk yaşamasın diye sadece bu mektebe özel kıyafet uygulaması da getirilir.

Kırmızı ceketler üretilir. Giysilerinin özel olmasındaki amaç, insanların onlara karşı hassasiyetini artırmaktır. Okula tramvayı kullanarak gidecek çocuklar için indirimli bilet uygulaması başlatılır. Kırmızı üniformalı öğrencilerden daha az ücret alınma kararı ise, tüm makinistlere iletilir.
‘Mektep yatılı olsun’
Hazırlıklardan kısa bir süre sonra kayıt almaya başlayan okul, 18 Eylül’de 20 öğrenci ile derslere başlar. Sağır ve dilsizlerin ‘muhtacıyun’ (muhtaç olan) adı verilenlerden kabul edilmesi padişahın, okula ayrı önem vermesine sebep olur. Çocukları her türlü zarardan korumak adına okul, sık sık devlet tarafından teftiş edilir. Bu teftişlerden birinde, okul yerinin değiştirilmesi gerektiği sonucuna varılır. Padişahın da emriyle, dilsiz çocuklar mektebi başka bir binaya taşınır. Bu süre zarfında, okul sadece sağır ve dilsizlere değil, görme engellilere de eğitim vermeye başlar.

Fakat kurum, kısa bir süre sonra yeterli görülmez. Bu sefer, ek bina yapımı gündeme gelir. Olumlu karşılanan bu fikir, oluşturulan bir komisyonla hayata geçirilmeye çalışılır. Komisyon, ihtiyaçları belirlemek için hemen bir mazbata hazırlar. Mazbatada binada Müslümanlar için mescid, Müslüman olmayanlar için dinlerine ait mabed yapılması, doktor ve eczanenin bulunması gibi hususlar üzerinde durulur. Bir de okulun masrafları için maddî yardım talep edilir.

II. Abdülhamit şahsî olarak 1000 lira yardımda bulunarak cevap verir bu talebe. Ayrıca, takdim ettiği paranın yetmemesi halinde, yardımı tekrarlayacağının sözünü verir. Sağır ve dilsiz çocukların eğitimine halk da kayıtsız kalmaz. İstanbul dışındaki çocukların da bu eğitim fırsatından yararlanabilmesi için okulun yatılı yapılması için harekete geçerler. Yatılı eğitim isteyenlerden biri, beş çocuğu da sağır ve dilsiz olan Kudüslü Halim b. Mahmut Paşa’dır.

Mahmut Paşa, devlete okulun yatılı olması için bir mektup gönderir. Mektupta İstanbul’a taşınmak için maddi imkânlarının yetersiz olduğunu söyler ve okula yatılı öğrenci alıp alamayacaklarını sorar. Ne yazık ki, gelen cevap ne onun ne de çocuklarının yüzünü güldürür. Verilen uğraşlara rağmen mektep yatılı hale getirilemez. Neticede Anadolu’daki sağır ve dilsiz çocuklar, eğitimden mahrum kalır.
Devletin içinde bulunduğu siyasî, sosyal ve ekonomik sıkıntılar sebebiyle 1912 yılında mektebin kapatılması gündeme gelir.

Neyse ki bu plan sadece tartışmalarda kalır. Eğitime ara verilmez. Ayrıca tüzel kişilerin eliyle 1889’da Grati Efendi’nin öncülüğünde kurulan sağır ve dilsiz çocuklar mektebi, başka şehirlere de açılır. Bunlardan biri İzmir’de diğeri Selânik’tedir. İzmir’deki okul, zengin bir Musevi tüccarın sağladığı imkânlarla kurulur. Selanik’teki ise halkın desteğiyle hizmet verir. Sultan Abdülaziz’in oğlu Şehzade Yusuf İzzeddin, yaşıtlarının gideceği bu okullara harçlıklarıyla yardımda bulunur.

Fakat İstiklâl Savaşı’ndan yeni çıkmanın etkisiyle olsa gerek ne okul eğitim verebilir ne de burada eğitim almak isteyen öğrenci çıkar. Bu yüzden 1926 yılında mektep tamamen kapatılır. Ta ki 18 sene sonra Sağırlar Tenasüt Cemiyeti tarafından Aksaray’da yeniden açılana kadar.Yani 1944 yılında!

Süre bu kadar uzayınca, engelli çocukların eğitimleri aileleri tarafından verilmeye başlanır. Çünkü o yıllarda çok katlı okul binalarına engelli çocukların gidip gelmeleri oldukça zor olmakta, gidebilenler ise toplumun bilinç seviyesi nedeniyle arkadaşlarının alaylarına maruz kalmaktaydılar.

Arkadaşları bahçede top koştururken onları camdan seyreden bir çocuktan daha mutsuz bir insan olabilir mi? O çocuk yüreğinde kopan fırtınaları o yıllarda anlayacak bir eğitimci de olamayınca sorun toplumsal boyuta ulaşıyordu. Engelli bireyler önce okullardan, sonra şehir merkezlerinden, ardından da mahallelerden çekildiler. Evlerinden çıkmaz, durumu kabullenmiş bir hayat yaşamaya başladılar.
Engelsiz bir yaşam dileğiyle…
Serkan UMAN

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ